Üç kişi İmam Azam Hazretleri’ne birer soru sordular. Büyük imam hepsine birbirinden güzel cevaplar verdi: 1- Bize Allah’ı gösterebilir misin?
2- Cehennem ateş olduğuna göre, ateşten yaratılan cinler ve şeytanlar orada nasıl azap göreceklerdir?
3- Hem kaza ve kadere inanmamızı istiyorsun, hem de insanın iradesinden bahsediyorsun. Halbuki insan her şeyi mecburen yapar, kendi iradesi yoktur?
Bu soruları alan büyük imam, eline aldığı bir avuç toprağı soranların yüzlerine attı. Üçü de bu davranışa tepki gösterdiler. İmam-ı Azam bunun üzerine şöyle dedi: “Allah’ı göremediği için inkar etmeye çalışan adam! Toprağın yüzünde meydana getirdiği acıyı görebildin mi? Daha yüzündeki acıyı göremezken Allah’ı göremediğin için nasıl inkar edersin? Ya sen ikinci sorunun sahibi! Bildiğin gibi insan topraktan yaratılmıştır. Ama bu bir avuç toprak senin yüzünü acıtmaya yetti. Demek ki cehennemin ateşi de ateşten yaratılan varlıkları yakabilir. İnsanın iradesini inkar eden adam! Madem benim iradem yok, ne diye yüzüne attığım toprak için benden şikayetçi oluyorsun?”
Aldıkları bu cevaplar karşısında şaşkına dönen adamlar ne diyeceklerini bilemeden oradan uzaklaştılar.
(Ailem/Zaman)
(NOT;Bu konu blogcu/gulkokulum kardeşimin ben çok zaman önce sobelediği zaman ki sorusuna bir cevap olsun..Kusura bakma arkadaşım çok geç oldu..Hakkını helal et)
Peygamberimizin vefatından sonra ayrılık acısına tahammül edemeyerek, bir daha ezan okuyamadı. Resulullah’aolan muhabbetiyle her gün yanıp tutuşuyor, gözyaşı döküyordu. Sonra da Medine’de kalmaya tahammül edemediği için, zamanın halifesi olan Hz. Ebû Bekir’den izin alıp Şam’a gitmeye karar verdi. Böylece Şam’a gidip yerleşti. Hz. Ömer’in hilafetine kadar da orda kaldı
Bir gece rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Sevgili peygamberimiz kendisine sitem ettiler: “Bunca ayrılık yetmedi mi, ya Bilal! Hâla beni ziyaret etmeyecek misin?” Hz. Bilal’ın zavallı yüreği duracak hale geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken ince, uzun ve garip deveciyle; mübarek Medine yollarına düştü. Biricik efendisine yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve göz yaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara Medine’ye ulaştı.
Ona rastlayanlar selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki:“İşte Bilal, Bilal-ı Habeşî! İşte Hazreti Peygamberin müezzini! Bu dünyaya onun gibi ezan okuyan gelmemiştir.” Fakat o hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs onu kendisine çekiyordu. Peygamber Efendimizin mübarek kabrine doğru ilerledi. Yüce makama erişirken Kur’an-ı Kerim okudu, en sonunda sevgilisinin kabrinin yanına varınca bayılarak yıkıldı.
Ayıldığı zaman, başucunda sevgilisinin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin hazretleri saçlarını okşuyordu. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar, kucaklaştılar, ağlaştılar. Hz. Bilal “Yavrularım! Ne kadar da dedeniz Hz. Resulullah gibi kokuyorsunuz.” dedi.
Hz. Hasan sordu: “Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O’nun hatırı için bir şey istesek yapar mısın?” Hz. Bilal çok şaşırdı; “Bu ne biçim söz? Bu köleniz ne emrederseniz yerine getirir.” Hz. Hasan “ Senden bir defa daha ezan dinlemek istiyoruz. Ricamız sadece buydu.” dedi.
Ertesi sabah Bilal-i Habeşî, son ezanını Mescid-i Nebevî’de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle: “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dediği zaman, bütün Medine halkı ayağa kalktı. “Eşhedü enlâ ilahe illallah! Eşhedü enne Muhammeden Resulullah!” deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hatta yatağındaki hastalar bile sokaklara döküldüler, Mescid-i Nebevî’ye koştular. Halk o kadar coştu ki Peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar. Vefatında olduğu gibi gözyaşları sel oldu. O günden beri dünyada bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilal-i Habeşi hazretleri de bundan sonra ezan okuyamadı.
641 senesinde Şam’da vefat eyledi. Rabbim şefaatine layık eylesin!
'Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.' (Tevbe,128-129) Bu ayet, Peygamber Efendimiz (sav)in bizlere olan düşkünlüğünü, bizler için nasıl endişelendiğini, sıkıntılarımıza dayanamadığını, bunların kendisine pek ağır geldiğini, mü'minlere olan şefkatini ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir.
Bu derece şefkat ve merhamete insanlık tarihinde rastlamak mümkün değildir. Engin rahmeti öyle boyutlara ulaşmıştır ki inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için çabalamıştır. Allah-u Zülcelal Kur'an'da şöyle buyurmuştur: "Bu söze (Kur'an'a) inanmıyorlar diye, neredeyse kendini telef edip bitireceksin." (Kehf, 18/6; Şuarâ, 26/3)
Allah Resûlü (sav), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp "Ümmetim! Ümmetim!" diye yakarışa geçecek, O'na "Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!" deninceye kadar başını yerden kaldırmayacaktır. (Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü'l-Kur'ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet)
Böylelikle iman edenler Allah'ın izniyle Peygamberimizin şefaatine nail olabileceklerdir. Bu hususta Peygamber Efendimiz'e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda "Benim şefaatim, dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir." buyurarak samimi olarak "La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah" diyenlerin şefaatten mahrum bırakılmayacaklarını bildirmiştir. (Buhari, Rikak,50; Müslim, İman, 369) Bu ne büyük bir şeref ve üstünlüktür iman edenler için değil mi?
Peki Peygamber Efendimizin (sav) bizlere olan düşkünlüğü bu boyutlarda iken bizler nasıl bir davranış içerisinde olmalıyız? Bizleri Peygamber Efendimizin sevgisinden alıkoyan nedir? Neden gereği gibi ona uyamıyoruz?
Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Beni nefsinizden (öz benliğinizden), anne babanızdan, eşinizden daha çok sevmedikçe kamil iman sahibi olamazsınız.” Demek ki nefsimiz bizi bırakmıyor. Sahabeler, Efendimizi çok fazla seviyor ve her hal ve davranışlarında kendisine mutabaat yapıyorlardı. Bu noktada, oturup nasıl daha iyi bir mümin olabilirim diye düşünmemiz gerekiyor. Bir mümin olarak bu kadar ilgi, özen ve düşkünlüğe karşılık Peygamberimize yaraşır bir ümmetin bireyi olarak, üzerimize düşen vazifelerimizi yerine getirmemiz şarttır.
Kuran ve hadisler ışığı altında, yaşamımızı Peygamber Efendimizin (sav) açıkladığı İslam doğrultusunda planlamalı, eksiklerimizi araştırıp öğrenmeli ve gidermeye çalışmalıyız. Bilmediğimiz hususları da alimlerden ve Allah dostlarından öğrenmeliyiz. Peygamberimizin (sav) bizlere olan bu düşkünlüğünü unutmadan, salavatlarla onu anmalı ve Rabbimize böyle bir Peygambere ümmet olmayı nasip ettiği için şükretmeliyiz. Allah-u Zülcelal hepimize rahmet ve merhametiyle muamelede bulunarak Peygamber Efendimizin şefaatine nail kılsın. (Amin)
Hz. Ebû Ubeyde, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Peygamber efendimiz tarafınhdan, “Ümmetin Emini” sözü ile övülmüştür.
Hz. Ebû Ubeyde, bütün savaşlarda bulunup kahramanlıklar gösteren bir kimsedir. Uhud savaşında, Resulullahın mübarek yanağına batan iki demir halkayı dişleri ile çıkardı.
İmana geldiğinde 31 yaşındaydı. O günden vefatına kadar malıyla, canıyla, mevkisi ile İslamiyeti yaymak için çalıştı. Şam orduları komutanı iken adaletiyle Rum halkını hayretler içinde bıraktı.
Hz. Ebû Ubeyde, Uhud, Hendek, Hayber gazâlarında görülmemiş şekilde cenk etti. Mekke’nin fethinde de Peygamber efendimizin yanlarında bulundu.
630 senesinde Peygamberimizin huzuruna Necran’dan bir hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra Resûlullah’ın Peygamber olduğunu kabul ettiler... Ve:
“Yâ Muhammed! Senden râzıyız ne istersen sana verelim. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim!” dediler.
Peygamberimiz de yemin edip, “Gayet emîn bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâbı kirâm emin olarak kimin şerefleneceğini merak ediyorlardı. Resûlullah “Kalk yâ Ebâ Ubeyde!” buyurdu. “Ümmetimin emini budur” diyerek beraber gönderdi. Hz. Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı.
639 senesinde Şam’da veba hastalığı salgın haldeydi. Çok müslümanın ölümüne sebep olmuştu. Hz. Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı, öleceğini anlayınca orada hazır ulunanlara bir vasiyetinin olduğunu bildirdi:
“Namazınızı kılınız. Orucunuzu tutunuz. Sadakanızı veriniz, Haccınızı yapınız. Birbirinize iyilik yapınız. Âlimlere ve büyüklerinize itaat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Hepinize Allahü teâlânın selâmı ve rahmetini, lütuf ve bereketini niyaz ederim. Haydi, yâ Muaz, cemaate namazı kıldır” diyerek gözlerini yumdu. Vefat ettiğinde 58 yaşında vefât etti.
Muaz bin Cebel hazretleri cemaate bir hutbe okudu: “Yemin ederim ki, bugün siz öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, ondan daha dînine bağlı, daha temiz ve merhametli bir kimse görmedim. Dünyaya hiç meyletmeyen, halkına hep iyiliği ve birbirlerini sevmeyi emreden bu mubârek Ebû Ubeyde Hazretlerine hakkınızı helâl edin ve duâ ediniz!”