Mevsim kendini iyiden iyiye hissettiyor. Çevredeki güzel insanlarda, mevsimin de etkisiyle tatlı bir telaş var. Kim bilir belki bir yerlerde birilerine kavuşma arzusu, belki de anlatılması güç bir özlem bu... Nasıl ki kış mevsimi hünerini saflığı temsil eden bembeyaz kar ile sergiliyor, yaz mevsimi de mis gibi kokan çiçeklerle merhaba diyorsa insanlık alemine, Kurban Mevsimi de sohbet-i cananların bağrına iniveriyor vakti gelince! Evet vakit o vakit...
İki günlük hafta sonu gezisinin ardından pazar gecesi eve dönmüştüm. Kızım çoktan uyumuş eşim de yarı uyanık halde beni bekliyordu. Kısa süreli bir muhabbetin ardından, O da gecenin sessizliğinde kaybolmuştu. Yatsı Namazı’na durmuştum tüm o yorgunluk ve dünyevi düşüncelerin eşliğinde. Ama kendimi de sürekli teselli ediyordum. Bir yerlerden duymuştum: Namaz esnasında insan dünyevi düşüncelerden kurtulabilir de, tamamıyla uhrevi bir aleme dalabilirse neler olurdu neler... Yani bu çok mümkün olabilecek bir hadise değildi. Ben de bu bağlamda sürekli kendime bir teselli kapısı aralıyordum. Namazımın ortalarına doğru birden aklıma mevsim geldi, kurban mevsimi ve kendi kendime şöyle düşünmeye başladım: Haftasonu iki gün yoktum, işyerimdeki kasada eğer bir kurbanlık parası biriktiyse bunu ihtiyaç sahibi insanlara, özellikle de Afrika’da tepelerinde onların ölümünü bekleyen akbabalara inat yaşam savaşı veren aç sefil insanlara göndereceğim inşallah diye söz verdim. Aslında o meblağın birikmesi de, işim icabı pek mümkün değildi. Yatağa girdiğimde Kevin Cartner’ın o malum fotoğrafı gözümde canlanırken, biraz korkulu, biraz hüzünlü biraz da heyecanlı bir haldeyken uyuyakalmışım...
Sabah olmuş, işyerime sağ salim ulaşmıştım. Çalışan elemanımla selamlaştıktan sonra direkt kasaya yöneldim. O da şaşırmıştı, çünkü sıradışı bir davranıştı bu benim için. Kasada maalesef hayalini kurduğum meblağ yoktu. Elemanımın şaşkın bakışları arasında yıkılmıştım adeta!.. Çünkü Afrika Kıtası’nın ücra bir köşesine götürdükleri kurbanların dağıtımı esnasında yaşanan inanılmaz hadiseleri anlatan güzel insanlara “bir kurban daha benden” diyemiyordum. Bu üzüntüyle güne başladım. Öğle saatlerinde bir beyefendi geldi. Beyefendi ile çayımızı yudumlarken, esas geliş amacının kendisinde bir miktar para olduğu ve uzun süredir borcunu ödeyemeyen insanlar varsa onların borcunu ödemek olduğunu söyledi. Kalb atışlarım hızlanmıştı birden. Çünkü bir hayal gerçek oluyordu sanki... Yaklaşık 3-4 senedir borcunu ödeyemeyen insanların borçlarını kayıtlarımızdan taradık. Toplam 4 kişi vardı borcu olup da ödeme imkanı olmayan. Ve bunların borç toplamları da tam bir kurbanlık parasına denk geliyordu. İnanamadım, tekrar topladım hesap makinesi ile bir daha topladım, bir daha...
Bu dava, bir yerlerde kayıtlı olan borcunu, bir kurbanlık şeklinde kendi haberi bile olmadan insanın ödemesine vesile olabilecek kadar kutlu bir dava. Yıllardır borcunu ödeyemeyen insanlara, birilerini elçi tayin ederek Allah’ın izni ve inayetiyle Afrika’da kurban kesilmesine vesile olabilecek kadar ulvi bir dava. Cenab-ı Mevla bizlere bu davaya son nefesimize kadar sahip çıkabilmeyi nasip etsin.
Hikaye biraz tanıdık mı? Ne dersiniz?
ET O gün kurban bayramının ilk günüydü.Sabah beşte kalktı.Yeniden uykuya daldı. Gün henüz ışımamıştı. Dokuz buçuk gibi uykusundan uyandığında gece gördüğü rüyayı anımsadı. --Rüyayı seçmek elimde değil ya! dedi kendi kendine umursamaz bir tavır takınarak. Bunları düşünürken bayram namazını kaçırdığının farkındaydı. Yüzünü yıkadı , perdeleri aceleyle açtı.Artık gün ışığı geniş ve boş evini aydınlatabiliyordu. Hafif yukarı kalkık burnu nahoş bir koku sezinledi. Pencerelerin soğuktan dolayı şişmiş olabileceğini düşünerek açmaktan vazgeçti. Bunun yerine evi havalandırmak için banyo penceresine yöneldi. Onu açıp kapaması kolaydı. Açtı ve salona geçerek televizyonun karşısındaki ahşap koltuğa oturdu. Kumandayı eline aldı ve rastgele bir düğmesine bastı. Saat başında bütün kanallar haber veriridi. Televizyonu izlemeden birbiri sıra telefonlar gelmeye başladı.Hemen kepsi aynı tarz konuşmalarla bayram dileklerini sundular. Adam telefonlardan fırsat bulur bulmaz mutfağa, çay demlemeye gitti.Her zamanki kokulu çaydan yaptı.İnce dilimlenmiş fıstıklı salam ve kaşar peyniri ile kahvaltı yaptı.Saat öğlen onikiye yaklaşıyordu. Telefon etme sırası ona gelmişti. Ancak kapının zili onu telefon etmekten alıkoydu. Gelen komşuydu.Kestikleri kurbanın etinden getirmişti.Çok samimi değillerdi. Nadiren görüşürler, görüştüklerinde ise selamlaşmayla yetinirlerdi. Adam eti aldı ardından kapıyı kapadı ,üstünden kilitledi.Poşetin altından tuttu .Et ılıktı.etin sahibinin az önce canlı olduğunu düşününce geçici bir ürperti duydu.Çok geçmeden paketi buzdolabına itina ile yerleştirdi. Telefona geri döndü.Ailesini aradı,bayramlarını kutladı. Görüşme sona erdiğinde odasından çıktı ve çay içmek üzere salona, televizyonun karşısına ağır adımlarla yürüdü.Sevdiği programın başlama saatiydi.Keyif duyarak yer yer gülerek seyretti.Program bitince abdest aldı. Öğle namazını kılmak için odasına geçti.Namaz bitimi yeniden salona yürüdü.Bu sefer yarım kalan kitabına devam etti.Bir yandan bulaşıkları yıkaması ,eti doğraması ve tencerede pişirmesi gerektiğini düşünürken , diğer yandan kafasında bunların ne kadar vakit alacağını hesapladı. Kitabından bir kaç sayfa daha okudu. kaldığı sayfaya işaret koydu ve eti doğramak için mutfağa geldi. Buzdolabının kapısını açtı, paketi yerleştirdiği yerden aldı. Çözdü. Et artık soğuktu. Öldüğüne tam kanaat getirdi.Çekmeceden bir bıçak çıkardı ve doğrayarak kemiklerinden ayıklamaya koyuldu. Bir müddet sonra sırtı ağrımaya başladı.Oturarak doğramak için salondaki yemek masasına taşındı.Etin yağını ayıklarken kuş sesli zil bir kere öttü.Adam elindeki bıçağı masanın üzerine bıraktı.Sanki beklediği biri gelmiş gibi aceleyle dış kapıya yöneldi.Seri bir hareketle kapıyı açtı. Kapıda eski püskü, yamalı , kirli olmayan gri pantalon ve ceket giymiş , dört-beş günlük sakalı saçlarıyla renk uyumlu bir adam duruyordu.Pepeliyor ve söylediklerini desteklercesine el kol hareketi yaparak bir şeyler istediğini ima ediyordu.Adam olumsuzca başını iki yana sallayarak "maalesef" dedi ve kapıyı ardından kapadı ve tekrar kilitledi.kapının deliğinden bakarak gittiğinden iyice emin olduktan sonra yapmakta olduğu işi bitirmek için geldiği hızla geri döndü. Gelen kişiyi kısmen de olsa tanıyordu. Aynı mahallede, metruk bir arazi üzerine derme çatma bir kulübe yapmış, yıllar yılı orada yaşardı.Adam küçük bir çocukken onunla karşılaşmıştı kulübe yakınlarında oynarken bir yaz günü. Arkadaşları ona isminin Hasan olduğunu ve mahallenin delisi olduğunu söylemişlerdi. "Hasan" büyük bir ihtimalle çocukların taktığı bir lakaptı. Kulübesinin çevresinde oynamalarına izin vermemiş , garip el kol hareketleri ve iniltilerle karışık kızgınlık belirtileriyle çocukları kovmuştu.adam bu hatıraları zihninden geçirirken eti doğramaya devam ediyordu. Bu işin umduğundan zahmetli ve çok vakit aldığını keşfetmiş ve zaman tahmininde yanıldığını anlamıştı. Bir yandan yakınırken diğer yandan düşünceler aklından geçiyordu. Üç hafta önce yine kuş sesli kapı zilini öttüren bir başka adamı hatırladı. kapıya gelen kişi iyi giyimli , sarışın ,mavi gözlü,uzun boylu bir adamdı. elindeki listeyi ve üzerindeki imzaları göstererek bir şeyler mırıldanıyordu. Adam kapıdaki kişiyi güçlükle anlıyordu. Nihayet adamın bir üniversite öğrencisi olduğunu ve hasta bir arkadaşı için para istediğini idrak etti. Olumsuzca başını iki yana salladığında sarışın adam üstelemeden "peki" dedi ve hızlı adımlarla merdivenlerden indi.Kapıyı kapadıktan sonra vicdan azabı duymuştu. Keşke verseydim diye içinden geçirdiğinde artık çok geçti. hem iyilik yapma fırsatını elinden kaçırdığına üzülmüştü hem de cimrilik ettiği için Allah'tan af dilemişti. Acaba deli Hasan'a bir şeyler vermeli miydi? Ama küçük bir çocukken oyun alanından kovulmuştu.Diğer yandan Deli Hasan'ın kimseye bir şeyler yaptığı görülmemişti. Böyle bir iç hesaplaşma yaşarken kurban etini ocaktaki mavi renkli ateşin üzerine koydu. Sevdiği televizyon programını seyretmek için salondaki ahşap koltuğuna döndü.keyifle seyretti sık sık güldü.Program bitince yemeği kontrol etti sonra akşam namazını kıldı. Aceleyle geri döndü yemeğe soğan ekledi, yeniden çay yaptı , içti.Haberleri seyretti.Yemeği ocaktan indirdi.Bir tabağa koydu ,yedi ve yatsı namazı için abdest aldı.Banyo penceresini kapadı, odasına geçti. Seccadeyi yaydı ve ibadetini yerine getirmeye başladı.Aklı hala deli Hasan'daydı.Kendini onun yerine koydu.Daha önce hiç kapıya gelmemişti.Bir işi yoktu, ailesi ,akrabası ve arkadaşı da yoktu.Koskoca dünyada kimbilir ne kadar da yalnızlık çekiyordu. Kendini Deli Hasan'ın yerine koydu.Deliydi ama geçen zamanın farkındaydı. bayramın ne olduğunu biliyor ,insanlar için ne ifade ettiğini anlıyordu.Birden namazı eksik kıldığını farketti.Tekrar niyet etti.Aklı hala Deli Hasan'daydı.Kendini onun yerine koydu.Bir yandan maun suresini okuyordu
( Rahman ve Rahim Allah'ın ismiyle 1.Dini yalanlayanı gördün mü? 2. İşte, öksüze kötü davranan odur.3.Yoksulları doyurmaya da yanaşmaz. 4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara, 5. Onlar ki namazlarından tümüyle habersizdirler. 6.Onlar ki gösteriş yaparlar. 7. Ve yardımı da engellerler.)
Kendini onun yerine koydu. Belki iyi insanlar bu bayram günü kapıya geleni geri çevirmezlerdi.Belki bir yiyecek ,belki biraz para verebilirlerdi.
Üzüldü ve adam yeniden kendisi oldu. İbadetini bitirdi.
Allah'tan af isterken gözlerinden ikişer damla yaşseccadenin üzerine düştü.
Ağır adımlarla ilerledi, birbirini iterek koşuşturan, güneşli günleri özlemiş çocukların arasından. İnce ve narin bir yağmur şıpır şıpır. “Rahmet!” dedi mırıldanarak ve eşit adımlarla karoları sayarcasına adımladı koridoru. Kimilerine hüzün kimilerine kasvet veren böyle havalar, Ali Öğretmen’e hep huzur verirdi. Hele bacaklarını kalorifere yaslayarak nazik damlalar arasında başını kaldırıp uzaklara bakması yok mu; bedenini terk edip uçar giderdi uzaklara, derinlere, deryalara… Çocukluğunun, çıplak ayak dolaştığı sahillerinde gezdiren yağmur damlalarının serinliğini zil sesi araladı. Tekrar sınıfına yöneldi. Haylazlarının, huysuzlarının yanına. Hattâ baş belâsı bile diyen olmuştu onlara fakat Ali Öğretmen hiç yakıştıramadı bu kaba sözü ne dudaklarına, ne de onlara.
Bu okula geleli daha üç ay olmuştu fakat arkadaşlarının gözünde üç yıllık işi sığdırmıştı bu zamana. Herkesin illallah edip ayaklarının geri geri gittiği bu sınıf, nasıl olup da gül bahçesine dönüvermişti. Herkes önce Ali öğretmenin disiplininden, onları nasıl dize getirdiğinden, nasıl muma çevirdiğinden bahsetti. Fakat Ali Öğretmen sesi soluğu çıkmayan, hattâ pek çok önemli hâdiseye tepki göstermeyen bir garip âdemoğlu. Sakin ve ağırbaşlı… Olmaz dediler biraz daha tanıyınca. Bu işte başka bir iş vardı. “Bu canavarlara elini veren kolunu kaptırır.” diyordu tecrübeli demirbaşların ileri gelenlerinden Ayşe Hanım. Haklıydı da. Bu güne kadar hep böyle olmuştu. Gerçekten herkes bu sınıfı adam etmek için çok çaba sarf etmişti lakin kimse muvaffak olamamıştı. Üstelik bütün öğretmenler hem başarılı hem de fedakâr insanlardı. Fakat ne nasihat tesir ediyordu afacanlara, ne de iltifat.
Cam, çerçeve indirmedikleri mi kalmıştı, okulun büyük öğrencilerini aralarına alıp dövmedikleri mi? Minikler bahçede top oynayamaz, büyükler yalnız dolaşamaz olmuşlardı okulda. Ayşe Hanım’ın bu kızgınlığı da kendi sınıfının kitaplığı için biriktirdiği paranın bunlardan birkaçı tarafından iç edilmesinden kalmaydı. Onca iyi niyet, onca merhamet… Sanki kalkanlarını geriyorlardı kalblerinin üzerine ta iyilik içlerine sızmasın diye. Bir de veli toplantıları vardı… Evlere şenlik, veli mi daha dertli yoksa öğretmen mi bilinmezdi. Herkes içini döküyordu birbirine, diğerini dinlemeden. Ve o karmaşa yumağından süzülen tek söz, çaresizce “Ne yapabiliriz?” oluyordu her seferinde. Her defasında stratejiler çiziliyor, programlar yapılıyordu ama nafile. Ayşe Hanım’ın deyişiyle sanki bağışıklıkları vardı hepsinin her türlü tedbire karşı.
Sürekli mevzu bahis olduğu hâlde hiç özel bir şey söylemedi Ali Öğretmen. Herkesin bildiği şeyleri yapıyordu. Kendi de zembille inmiş bir adam sayılmazdı. Kulaktan kulağa dolaştı namı, okulun duvarlarını da aştı. Duydukça sıkıldı, sıkıldıkça içine kapandı Ali Öğretmen. Artık zarurî hâller dışında kimseyle konuşmaz olmuştu. Ama arkadaşları kadirşinastı. Allah’tan hiç çekemeyeni olmadı. Hep sena, hep takdir; hem yüzüne, hem gıyabında… Ama ağır gelirdi insanlara kendine biçilen rolleri oynamak. Ona da ağır geldi. Odaya girmez oldu. Kendini, zaten çok sevdiği yalnızlığıyla baş başa bıraktı. Fakat anlayamadı ki böylesinin daha dikkat çekici olduğunu. Kendini üstün görmenin alameti sayılacağını. Anlamadı ve öyle de oldu, öyle zannedildi. Ben kaçarsam merak dinecek mi zannetti bilinmez ama dinmedi, katlanarak arttı.
“Artık çocuklar uslu, çocuklar zeki, çocuklar yetenekli. Büyü gibi bir şey mi yaptın Ali Öğretmen. Nerede sihirli değneğin?”
Ayşe Öğretmen başkanlığında gizli bir komisyon kuruldu kantinin kuytu köşelerinde. Her şeyi takip edilecek, her hareketi izlenecek, bu işin sırrı çözülecekti. Kötü niyetten değil, sırf meraktan. Merak ne kuvvetli bir müşevvikti öyle. “Merak adamı mezara, deveyi kazana sokar.” diye boşuna dememişti eskiler.
Gizli takip başladı. Hattâ epeyce de çizmeyi aştılar. Sınıfına gizli kamera, öğrencilerine ufak sorgular, aile hayatı, komşuları derken adamın bütün çamaşırlarını Çarşamba pazarı gibi serdiler meydana. Vay domatesin hormonsuzunu aldı, yok buna selâm verdi de öbürüne kafa salladı… Aşağı çektiler, yukarı vurdular ama elle tutulur bir sebep bulamadılar. Adam gibi adamdı işte. Bir farkı yoktu. Ali Öğretmen de anladı hâllerini. Merak onları yiyip bitirecekti; onlar da Ali Öğretmen’i. O da bilmiyordu onlara ne vermesi gerektiğini. Bu dağ gibi merakı doyurup tatmin edecek cevap yoktu ki elinde. “Vallahi bilsem söyleyeceğim!” diyordu içinden, ama yok… Ne dese sönük kalacaktı. Onların aradığı o sihirli adamı bulamadı içinde. Önceki okulunda da böyle olmuştu. Ayının sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş ya, o ne kadar kendi hâlinde olmayı severse, sanki o kadar olayların göbeğine oturtuyorlardı. Hiç sevmezdi dikkat çekmeyi, hattâ kırmızı bile giymezdi göze batmasın diye ama sevmediği de başından hiç eksik olmazdı.
Bir gün Murat’ı çağırdı Ayşe öğretmen. Murat ki sabıka dosyası dolu… En son okulun toplarını mahallede satarken enselenmiş, yakalanınca hepsini bıçakla tek tek patlatıp kimseye yar etmemişti. Bir dönem okulun arka yanındaki çalılıkta üst sınıflara tek sigara pazarlar olmuştu. Hattâ pazarı o kadar genişletmiş ki Deniz Efendi çalılıkta yangın çıktı diye ortalığı velveleye vermişti. Deniz Efendi suyu basınca üzerlerine hepsi sucuk gibi çıktılar ormanlıktan, tek ıslanmayan murat olmuştu. Üzeri kuru olduğundan aleyhine delil bulunamayarak beraat etmişti. İşte bu Murat, şimdinin 18 Mart şiir yarışması ikincisi, Yeşilay kolu başkanı olan Murat.
Ayşe Hanım Murat’a sordu:
— Ne yapıyor Ali Öğretmen, ne söylüyor da sen bu kadar değiştin. — Bilmem öyle ilginç şeyler söylemez. Herkesin dediği şeyler işte. Zaten bildiğimiz şeyler. — Tamam da evlâdım seni değiştirdiğinin farkındasın değil mi? Ben buna ne sebep oldu onu merak ediyorum.
— Anladım da niye Ali Öğretmen’e bağlıyorsunuz. Ben her şeyi kendi isteğimle yapıyorum. Kimse bana karışmıyor ki.
Ayşe Öğretmen bu kesin yalan söylüyor, diye düşündü. Yüzünün şekli değişti ve birden bire “Hepinizi tembihledi değil mi?” diye çıkışıverdi çocuğa. İş büyümeden hemen diğer öğretmenler Murat’ın gönlünü alıp başını okşayarak dışarı saldılar. Ayşe Hanım, aşırı tepki vermişti ama artık kendini kontrol edemiyordu. Bu olaydan sonra bazıları işin peşini bıraktı fakat Ayşe Öğretmen komutasındaki bir grupta bu durum bir saplantı hâlini almaya başlamıştı. Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı bu sıkı takibe rağmen günden güne iyiye giden bu sınıfta neler olduğu bir türlü keşif edilemiyordu.
Ağaçların yeniden tomurcuk açtığı, kelebeklerin görücüye çıktığı vakitlerde yine âdetleri olduğu üzere müfettişler okulu ziyaret ediyorlardı. Bütün öğretmenlerde tatlı bir telâş her seneki gibi… Dışarıya hissettirilmemesi gereken garip bir heyecan… Ama endişe değil hele korku hiç değil sadece başkası tarafından gözlenecek ve izlenecek olmanın heyecanı. Her atılan adım her söylenilen söz bir anlam taşıyacaktı müfettişlerin gözünde. Dilsiz değildi ya bu adamlar, elbette konuşacaklardı ve elbetteki teftişe geldikleri öğretmenleri konuşacaklar, davranışlardan bir sonuç çıkaracaklardı. Ya Ali Öğretmen? Gariban zaten dört aydır teftişteydi, bu hâl onu teftişin heyecanını yaşamaktan bile mahrum bırakmıştı.
Plânı, programı, bütün evrakları tamamdı Ali Öğretmen’in. Çocuklar da iyi sayılırdı. Hiç olmazsa yüzünü kara çıkarmayacak kadar, daha ne olsun bundan iyisi can sağlığı. Müfettiş Osman Bey dördüncü saat Ali Öğretmen’in dersini teftiş edecekti. Bütün öğretmenler dikkat kesilmiş yılın en büyük olayını gizli kameranın merkezinin bulunduğu Ayşe Öğretmen’in sınıfında pür dikkat olacakları izliyorlardı. Ders trafikti, işleniş, anlatım, öğrenciler, plânlar her şey mükemmel giderken Osman Bey, Ali Öğretmen’e “Emniyet kemerini de bu konuya bağlantılı olarak anlattınız değil mi?”diye sordu.
Ali Öğretmen:
— Hayır anlatamadım.
— Olsun, bir dahaki derste değinirsiniz o zaman.
— Hayır değinemem.
— Ne demek yani?
Diyaloglar ilginçleşmeye başlamıştı. Millî maç heyecanıyla izlenen teftiş görüntüleri beklenmedik bir olaya şahitlik yapıyordu. Kısa boylu ve biraz da tombul olan Ayşe Hanım yerinden doğrulup heyecandan âdeta monitöre yapışmıştı. Kimi öndekini kazağından çekeliyor, kimi kafasını aralardan sokup bakmaya çalışıyor… Göremeyenler homur, homur.. Öyle bir manzara ki tarifinden kalem aciz… Heyecan son haddinde…
— Kusura bakmayın ama hocam daha vakti gelmedi.
Genelde sakin tavırlarıyla bilinen Osman Bey celâllenmişti.
— Ne demek vakti gelmedi? Programa göre iki ay önce işlenmiş olması gerekiyor. Ne bekliyorsunuz, karne verirken mi anlatacaksınız!
Ali hoca biraz utanarak biraz sıkılarak anlatmaya başladı:
— Yalan nedir bilir misiniz?
— Bilirim de ne alâka?
— Ben hiçbir zaman kendim bizzat yapmadığım ve yaşamadığım bir şeyi insanlara yapın diyemedim. Demek istediğimde hep kendimi yalan söylüyormuş gibi hissettim. Nefesim daraldı, yüzüm kızardı, sesim çatallaştı. Sizin sorduğunuz meseleye gelince… Aslında uzun zamandır çocuklara takın diyebilmek için kendi aracımda özellikle takıyordum. Fakat birden öğretmen servisinde takmadığımı fark ettim. Bu da benim elimi dilimi bağladı. Şimdi bir aydır orada da takıyorum kırk gün dolsun söz onlara da anlatacağım.
Ayşe Hanım monitörü kapattı. Yaptığından dört ay sonra utanmıştı. Hepsi birbirine bakakaldılar. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir şey söylemeden dağıldılar. Gün sonunda ufak bir toplantıyla teftişin sona ereceği duyuruldu. Herkes öğretmenler odasında yerini aldı. Konuşmayı Osman Bey yapacaktı, fakat O Ali Bey’e gülümseyerek “Biz de buraya kemer takmadan gelmişiz, öyleyse daha konuşmamızın vakti gelmemiş.” dedi ve sözü Ali Öğretmene bıraktı. Ali Öğretmen şaşırdı, yutkundu, kaçmaya bile yeltendi ama nafile, top kendisinde kalmıştı. Mecburen başladı konuşmaya. Utancından kimsenin yüzüne bakmadan tavanın flüoresanlarına gözlerini dikti ve konuşmaya başladı:
— Benim bu meslekte öğrendiğim iki cümle var: Birincisi “Ben öğretmenliği çiçek yetiştirmek gibi görüyorum. Eğer büyümesini istiyorsanız sadece toprağıyla uğraşın dalını yaprağını çekelemek onu büyütmez, yalnızca hırpalar.” İkincisi: “Eğer aynadaki görüntüyü beğenmiyorsanız, üstünüze çekidüzen verirsiniz. Aynayı eğip bükmek çare olmaz, sonra kırılır elinizi de parçalar.”
Ve devam etti:
— O çocukların yeşerdiği toprak benim, o aynadaki gölgenin aslı da benim. Kaç aydır merak ettiniz, bu adam ne yapıyor, bu çocukları nasıl yetiştiriyor diye. Ben hiçbir zaman insanları düzelteyim veya yetiştireyim diye uğraşmadım. Hep kendimle uğraştım, kendimi düzeltmeye gayret ettim. O yüzden de bir sırrım veya size söyleyeceğim özel bir yöntemim yok. Sizden tek istediğim bundan böyle beni bana bırakın. Artık size göre değil, kendime göre yaşamak istiyorum!
Ali Öğretmen başını tavandan indirdiğinde gözleri yaşla dolmuş bir oda dolusu öğretmenin gıpta dolu alkışlarıyla karşılaştı. Dayanamadı, arkasını dönerek hemen oradan uzaklaştı. Koşarken koridorda ağlamaklı ince bir haykırış bıraktı:
Anneannesinin sozleri yankilandi kulaklarinda: "Oglum namaz hic bu vakte birakilir mi?" anneannesinin yasi yetmise dayanmis, ama ezan okundugu vakit yerinden sicrar, yasindan beklenmeyecek bir hizla abdestini alir ve namazini kilardi.
Kendisi ise, nefsini bir turlu yenemiyordu. Ne oluyorsa,hep namaz son dakikalara kaliyor,bu sebeple namazini alelacele eda ediyordu. Bunu dusunerek kalkti yerinden, gozu saate kaydi. Yatsi ezaninin okunmasina on bes dakika kalmisti. Basini her iki yonepismanlikla sallayarak, "yine geciktirdim namazi." Dedi kendi kendine...
Kivrak hareketlerle abdestini aldi ve daha elini yuzunu tam kurulamadan kendisini odasina atti. Mecburen, hizli hareketlerle namazi eda etti. Tesbihatini yaparken anneannesini dusunmeden edemedi. "bu halimi gorse, tatli-sert kizardi yine bana." dedi. cok seviyordu onu... Hele oyle bir namaz kilisi vardi ki,onu hep bir gokkusagi hayranligiyla seyrederdi. Namazda oyle bir mahviyeti vardi ki... hicabindanrenkten renge girerdi.
O gun aksama kadar derse girmisti. Muthis bir agirlik vardi uzerinde. Duasini yaparken,basini ellerinin arasina alip secdeye durdu. Namazdan sonra bir sure busekil tefekkuretmeyi severdi. Gozlerikapanir gibi oldu. "Ne kadar da yorulmusum." dedi. Daldi gitti oylece.
Kiyamet kopmustu. Mahseri bir kalabalik vardi.Her yonu insanlarla doluydu. Kimi dona kalmis,hareketsiz bir sekilde etrafini izliyor;kimi saga solakosturuyor, kimisi de diz cokmus,basi ellerinin arasinda bekliyordu.Yuregi yerinden firlayacak gibi atiyor,adeta kafesinden kurtulmaya calisiyor, soguk sogukterler dokuyordu. Hayattayken kiyamet, sorgu sualve mizanhakkinda cok sey duymus veahirethayati adina bukavramlar kendisi icinkose basiolmuslardi. Ama mahser meydaninda ki urperti, korku ve bekleyisin bu denli dehset verecegini dusunmemisti.
Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu aradaonun ismini de okudular. Hayretlebir saga, bir sola bakti. "Benim ismimi miokudunuz?" dedi dudaklari titreyerek.
Kalabalik birdenyarilmis, bir yol olmustu onunde. Iki kisi kollarina girdi. Mahsermeydaninin vazifelileriolduklari belliydi. Kalabalik arasinda saskin bakislarla yurudu. Merkezi bir yeregelmislerdi.Meleklerher iki yanindanuzaklastilar. Basi onundeydi. Butun hayati, birfilm seridi gibi geciyordu gozlerinin onunden..."sukurler olsun " dedi, Kendi kendine ve devam etti;" Gozlerimi dunyaya actim, hep hizmet eden insanlari gordum. Babamsohbetlerden sohbetlere kosuyor, malini islam yolundaharciyordu. Annem eve gelen misafirleri agirliyor,yemek sofralarinin biri kalkip, bir yenisi kuruluyordu.Ben ise,hep bu yolda oldum. Insanlarahizmete calistim. Onlara Allah'ianlattim. Namazimi kildim. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kacindim."Kirpiklerinden asagi gozyaslaridokulurken,"" Rabbimi seviyorum,en azindan sevdigimi zannediyorum."Diyordu. Ama bir yandan da "O'nunicin ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye dusunuyordu. TeksiginagiAllah'in rahmetiydi.
Hesap surdukce surdu. Boncuk boncukterliyordu. Sirilsiklam olmus, zangir zangir titriyordu. Gozleriterazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu.Sonundahukum verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kagit, mahser meydaninda ki kalabaliga donduler. Once ismi okundu.
Mahseri kalabaliktan bir ugultu yukseldi. Kulaklariyanlis mi duyuyordu? Ismi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin ustune yigildi. Hayretten dona kalmisti "Olamaaaazzz"diye bagirdi. Saga sola kosturdu. " Ben nasil cehennemlik olurum? Hayatim boyunca hizmet eden insanlarla birlikteoldum. Onlarla beraberkosturdum. Hep Rabbimi anlattim." Diyordu:
Gozleri saganak olmus, titrek vucudunu islatiyordu. Vazifeli iki melek kollarindantuttu.Ayaklarini suruyerek ve kalabaligi yararak alevleri goklere yukselen Cehenneme dogruyurumeyebasladilar. Cirpiniyordu. Medet yok muydu?Bir yardim eden cikmayacakmiydi?
Dudaklarindan kelimelerkirik dokuk,yalvarmaylakarisik dokuldu.. "Hizmetlerim...Oruclarim...Okudugum Kur'anlar... Namazim... Hicbiri beni kurtarmayacak mi?" diyordu. Bagira bagira yalvariyordu. Cehennem melekleri onu suruklemeye devam ettiler. Alevlere cok yaklasmislardi. Basini geriyecevirdi. Son cirpinislariydi.
Resulullah, "Evinin onunde akan bir irmak icindegunde bes defa yikanan bir insani o irmak nasil temizler,gunde bes vakit namazda insani gunahlardan oyle temizler." Buyuruyordu. "Oysaki benim namazlarim da mi beni kurtarmayacak?"diye dusunuyordu.
" Namazlarim...Namazlarim....Namazlarim." diye diye hickirdi. Vazifeli melekler hic durmadilar. Yurumeye devam ettiler;cehennem cukurunun basina geldiler. Alevlerin harareti yuzunu yakiyordu. Son bir defadonup geriye bakti.Artikgozleri de kurumustu. Umitlerisonmustu. Basini one egdi. iki buklum oldu.
Kollarini sikan parmaklar cozuldu. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vucudunubirden bire havada buldu. Alevlere dogru dusuyordu. Tam bir iki metre dusmustu ki,bir el kolundan tuttu.
Basinikaldirdi. Yukariya bakti. Uzunbeyaz sakallibir ihtiyar onu dusmekten kurtarmisti. Kendisini yukariya cekti. Ustundeki basindaki tozu silkerek ihtiyarin yuzune bakti.
"Siz de kimsiniz?" dedi. Ihtiyar gulumsedi: "Ben senin namazlarinim."
"Neden bu kadar gec kaldiniz ? Son anda yetistiniz. Neredeyse dusuyordum." Dedi...
ihtiyar yuzunu gererek, tekrar guldu;basini salladi;" Sen beni hep son andayetistirdin, .. hatirlamadin mi?"
Secdeye kapandigi yerdenbasini kaldirdi. Kan tericindekalmisti. Disaridan gelen sese kulak kabartti. Yatsi ezani okunuyordu. Bir okgibi yerinden firladi. Abdest almayagidiyordu.
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve ağaçları dikmeye başladı.
Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden, “sert bir kaya parçası olmalı” diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı. İçinden şunu geçirdi:
- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim edeyim.
Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi şöyle dedi:
- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.
Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu. Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.
Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?
Araziyi satın alan adam,
- Benim bir oğlum var, dedi.
Diğer adam ise,
- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle devam etti:
- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan kısmını da Allah yolunda hizmette kullanın.
Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)